İnsana kendini evinde gibi hissettiren yerler çok kıymetlidir
İnsana kendini evinde gibi hissettiren yerler çok kıymetlidir.
Hele ki fazla seyahat eden biriyseniz!
Zira yoğun geçen bir günün ardından, dinleneceğiniz anların hayalini suya düşüren bir otel, başlı başına mutsuzluk sebebi olabilir, gezinize “kötü” sıfatını iliştirebilir.
15 yılı bulan birlikteliğin ardından ikinci evim olarak nitelendirdiğim Mandarin Oriental’ın Avrupa’daki ekolü sayılan Munich, dünyanın birçok yerine yayılan ve aynı samimiyeti sunan diğer Mandarin’lerle birleştiğinde, benim için “kıymetli” kategorisine rahatlıkla girebilecek bir konuma sahip.
1963’te Hong Kong’ta temeli atılan The Mandarin, seneler sonra 1974 doğumlu The Oriental Bangkok’la birleşince ortaya çıkan The Mandarin Oriental Hotel Group, 1990’dan beri global şekilde büyümeye devam eden bir zincir.
Simgesi olan yelpazeyi, bu yaz Bodrum Türkbükü’nde açan Mandarin Oriental Hotels Group; Avrupa’daki bu ilk resort oteliyle ülkemize adım atmış oldu. Ben de temmuz ayındaki açılışa, tesisi değerlendirmek adına ilk davetli olarak katıldım.
Uzak Doğu merkezli olduğunu anımsatan lobisinin ardından Cennet Koyu’nun harika dinginliğine açılan ve dinlenmenin ötesinde saatler geçirebileceğiniz “soluklanma köşesi”nde, Avrupa ve Orta Doğu Başkanı dostum Mares ve otelin Singapur’dan ithal Genel Müdürü sevgili Sarp’la gerçekleştirdiğimiz keyifli sohbette; mekânın henüz eksiklikleri olduğunu, ancak gözden kaçmayacak bu ciddi yatırımla Türkiye’nin en iyi resortlarının başını çekecek bir yere imza atıldığı hakkında uzun uzun konuştuk.
Önümüzdeki ay tekrar deneyecek olduğum, geçen sürede birtakım şeylerin daha iyi oturacağına inandığım Mandarin Oriental Bodrum hakkındaki detaylı fikirlerimi bu sebeple eylül ayına saklıyorum.
Bugün sizlerle paylaşmak istediğim şey ise, otelin damağınıza İtalya mührü vuran başarılı restoranı Assaggio...
Bodrum’da Bir İtalyan
Otelin dikkatimi çeken 2 restoranı vardı:
Bunlardan biri Avustralyalı Şef Scott Hallsworth’un “Kurochan” adlı Japon mutfağı sunan mekânı. Beraber yapma fırsatı bulduğumuz ilk tasting menüsü ile Nobu’dan daha da başarılı bulduğum restoran, kesinlikle denemeye değer!
Bir diğeri ise Cennet Koyu’nun harika manzarası eşliğinde İtalyan mutfağını tadabileceğiniz “Assaggio”.
Restoran, büyülenmiş bakışlarınızı koydan kaçırmayacak ölçüde minimalist bir dizayna sahip. Hatta burada “basit” sözcüğünü bile kullanabiliriz. Ancak bu sıradan, özensiz bir anlam içermiyor elbette. Zira sadeliğe rağmen hiçbir şey eksik değil. Birçok restoranda gözlerin aradığı o kolalı, jilet gibi örtülerin yokluğu, kimse söylemese farkedilmeyecek cinsten. Masa ve sandalyelerdeki malzeme kalitesini ise farketmemek elde değil. Harika manzarası ve tepesinde alfresco dizaynı ile adeta bir kartal yuvasını andıran mekânın temizliği yüzümüzü güldürürken, servisin iyi oluşu da bir başka artı puan.
Restoranın şefi Roberto Stefani, İtalya’nın büyük bağlarıyla ünlü küçük kenti Brescia’da doğmuş ve 32 yaşında olmasına rağmen kariyerine güzel işler sığdırmış başarılı bir şef. 4 yıl boyunca, Relais & Chateaux üyesi “Il Pelliano”da Antonio Guida ile çalışmış, ardından İtalya’nın ilk 3 yıldızını alan “Gualtiero Marchesi”de 3 senesini geçirmiş. Londra’da “The Marc” ile sürdürdüğü deneyimin sonunda ise Mandarin Oriental Bodrum’da önlüğünü takmış. Kalıcı olmasını umduğum mütevazi ve kibar şef Stefani’nin mutfağından, size yerinde yiyormuşçasına hissettiren hafif İtalyan lezzetleri çıkıyor.
Biz başlangıcı panzanella ile yapıyoruz. Erik dilimleri üzerindeki panelenmiş keçi peynirine, oldukça ferah ve güzel bir gaspaccio eşlik ediyor.
Bir diğer başlangıç yemeği olan ızgara ahtapot, patates püresi üzerine yerleştirilmiş, turunçgiller ile sunuluyor. Görüntü ve lezzetin ahenk içerisinde olduğu ahtapot için Türkiye’de yediklerimin en iyisi diyebilirim!
Dana carpaccio, parmesan peyniri de kullanılmış ılık bir risotto ile geliyor. İçinde biber de olan tabak, İstanbul Zorlu Center’daki Ristorante Italia di Massimo Bottura ile karşılaştırabileceğim ayarda, gayet lezzetli ve başarılı bir risotto sunuyor.
Makarna ve risottolardan bir diğer seçimimiz ıstakoz tagliolini. İçindeki iri ve çıtır ıstakozlar hem gözü, hem de mideyi doyuracak cinsten. Kızımın tercih ettiği linguiniye de baktığımda, spagettilerin başarılı olduğunu tasdiklemiş oluyorum.
Levrek, ıspanak kapari, baccala köpüğü, nefis domates parçaları ve limon, portakal sosu ile tatlandırılmış. Üstüne Sardinya Adası’na özgü, kuskusa benzeyen “fregola” taneleri serpiştirilmiş levrek, resmen İtalya’daki bir restoran ölçüsünde lezzet sunuyor.
Dana tagliata, çapraz ve ince kesilmiş. Süründüğü balzamik sos ile de yine İtalya’yı aratmayan bir lezzete ulaşmış.
Tatlı insanı olmadığımı daha önceleri söylemiştim. Burada masaya gelen milföy de, yine çok aramın olmadığı bir tatlı. Deneyip başarılı bulduğum tek milföy, Robuchon au Dôme Macau’da sunulan dondurmalı ve devasa bir örnekti. Yine de kızım Ceylan’dan aldığım tepki, içi Antep kreması ile dolu milföyün gayet hoş olduğu yönündeydi.
Bunu takip eden ahududu sorbet de, oldukça yerinde olan şeker dengesiyle sevindirerek, Bodrum sıcağındaki geceye ferahlatıcı bir nokta koyuyor.
Bir Kaçamağı Hakediyor
Henüz yeni açılmış bir otel olarak, Mandarin Oriental Bodrum’da elbette ki birçok şey natamam. Ancak yapılan büyük yatırım ve gördüğüm sonuç, yeni resortun Türkiye ve Bodrum’un tatil anlayışına da yeni bir soluk getireceğini söylüyor.
Açıldığı ilk gün gidip fazlasıyla memnun kaldığım Assaggio Restaurant ise, “Restoranların ilk günü vasat olur!” genellemesinin dışında kalmayı başardığı için kesinlikle tavsiye ettiğim bir yer.
Gelişmeleri ve hâlihazırda yakaladıkları kalitenin sürdürülebilirliğini anlamak adına bir daha gidip denemek gerekiyor.
Ancak diyebilirim ki Mandarin Oriental Bodrum ve Assaggio Restaurant, Eylül’de kesinlikle bir kaçamağı hakediyor...
Ağız tadınız ve keyfiniz bol olsun...
Assaggio Restaurant
Mandarin Oriental Bodrum
Cennet Koyu Çomca Mevkii Göltürkbükü
Bodrum, 48400
Muğla / TÜRKİYE
+90 252 311 18 88
Bu Yazıyı Paylaş
Fauna, son dönem lezzet düşkünlerinin kadrajına sıklıkla takılan bir İtalyan. Böyle dediğime bakıp da aklınıza popüler ve ağdalı bir İtalyan restoranı getirmeyin. Zira şef İbrahim Tuna’nın derdi ünlenmek değil, üretmek…
İzmir'in klâsik sokak yemeklerinde başı çeken söğüş, yemek için zaman tanımayan tatlardan biri...