Tam da ihtiyacımız olan bir şef restoranı
Yetenekli iki iyi arkadaş Cihan Kıpçak, Üryan Doğmuş ve bu ortaklıktan doğan, tam da ihtiyacımız olan bir şef restoranı; Gile.
Tanıyanlar bilir, hem Türk kahvesinin tanıtımı, hem de geleneksel mutfağımızın hakkıyla modern bir şekilde yorumlanması için imkânım olduğunca sesimi duyurmaya çalışırım.
Bu noktada İstanbul’da Mikla, Nicole, Neolokal ve Tabla gibi lokantaların yanında, açıldığı günden beri yakından izleyip taktir ettiğim bir diğer restoran da Gile. Zira bu iki pırıl pırıl genç, farklı malzemeleri absürd şekilde birleştirip farkındalık yaratma yanılgısına düşmeden, tam tersi Anadolu ekseninden ayrılmayarak yaratıcılıklarını konuşturmak için çabalıyor. Bana kalırsa oldukça da başarılılar.
Lokasyon olarak iyi bir yerde, Akaretler’de bulunsalar da, alandaki genel yapı şahsi fikrimce bir restoran için uygun değil. 3 ayrı bölümden oluşan bu plan karşısında zaten şefler de ilk fırsatta daha iyi bir yere taşınma fikrine sahip.
Restoran hiçbir zaman tamamen doldurulmuyor. Bu sebeple de sessiz, sakin ve samimi bir atmosfer. Restoranın baş garsonu ve sommelier’i olan Gürkan Özkan önderliğindeki başarılı serviste, o gece bizlerle ilgilenen kabiliyetli gencin ismi ise Umut’tu. Kabiliyetli diyorum, zira ülkemizde hâlâ servis ettiği yemeği bilmeyen, “Ben bir sorup size döneyim,” diyen ya da onu geçtim, kafasına göre yanlış bilgi verebilen garsonlara kıyasla Gile’deki durum sevindirici.
Masanın ilk konuğu şık sunumuyla tereyağı ve mekânın kendi yapımı olan tahıllı ekmekler. Rafine restoranlarda örneğini gördüğümüz gibi iki çeşit getirilen tereyağlarından, üzeri haşhaşla kaplı, Erzincan tulum ve limon kabuklu olan tuzlu, lavanta ve ballı olan ise tuzsuz rolünü oynuyor. İnsanı adeta tahrik eden bu lezzetlere masadaki tüm dostlarla birlikte teslim olup hepsini silip süpürüyoruz.
Damak hoşluğu olarak gelen yer elması çorbası, ülkemizde ısrarla daha sık anılmasını dilediğim lezzetlerden. Tatlı olan bu çorbaya Gile’de portakal yağı ile hoş bir asidite de katmışlar.
Diğer bir tadım olan ve palamuttan yapılmış lakerda, yanına çıtır tarhana, turp, wasabili haydari ve Frenk soğanı konuk etmiş, yine fazlasıyla davetkâr bir lezzet.
Başlangıçlar faslındaki tabağımız midye tava. Tarhunlu tarator, közlenmiş pırasa, tarhun yağı, kimyonlu kerevit köpüğü ve alabaş turbu ile renklenen sunum, belki de gecenin en zayıf halkası. Nitekim şanssızlığı, bir gece önce Tabla’da denediğim muadilinin damağımdan henüz silinmemiş lezzeti.
İskenderun karides, köz kıl biber, soğan, sarımsak püresi, çam yağı ve yine karides suyu ile tabir-i caizse tam tamına kütür kütür, nefis bir atıştırmalık olmuş.
Bir sonraki sunumun yıldızı kömbe. Aslen Doğu Anadolu ve Hatay ile anılan, köylerde çoğu kez ekmekten daha çok rağbet gören kalın hamurlu böreğimizin altına Gile’de köz bıldırcın ve bıldırcın köftesi yerleştirilmiş. Gecenin en başarılı yemeklerinden diyebileceğim yemek, harika kokusu ve lezzetini tabii ki ardıçlı tereyağına da borçlu.
Ördekli kuru dolma, içerisinde benim favorilerimden olan zencefili barındırarak sempatimi kazanıyor. Yine çıktığı dönem deneyip sevdiğim, yerli ale biramız Gara Guzu’nun parmağı da dolma harcını üst seviyeye çıkarmış. Ancak her iki şefle de paylaştığım gibi, böylesine güzel bir dolmanın bu denli yanık olması, malesef tüm puanı götürmekte.
Gile’deki karnıyarık yorumu, benim gibi kuzu etini sevenlere hitap ediyor. Kuzu ve küşleme aşığı biri olarak, hele ki yemeklerime Uzak Doğu dokunuşu katmak için kullandığım ufak yardımcım kişnişe yer veren yoğurtla da tabak oldukça beğenimi kazanıyor. Burada söyleyebileceğim tek negatif nokta ise patlıcanın bir miktar diri kalmış olması.
Tereyağlı granyoz, yani kaya levreği ızgaralanmış şekilde, ince ince dilimlenerek közlenmiş kereviz kökü ve narenciye aroması eşliğinde geliyor. Köz kokusunun farklı bir boyut kattığı levrek gayet başarılı.
İğnegiller familyasının bir üyesi olup pekmeziyle meşhur olan andızın Gile’deki görevi, yakılarak kuzuya o muhteşem kokusunu işlemek. Yanında kaymaklı patates püresi de gelen tabak için hiç tereddüt etmeden menünün yıldızı diyebilirim!
Tatlılara geçmeden ise bizleri şımartan bir konuk var; ayran pana cotta. Earl grey çayından yapılan şerbete; greyfurt, portakal, limon şekeri, Frenk limonu gibi sevdiğim tüm tatlar katılınca, ortaya sahiden de damakta tango yapan bir şaheser çıkmış.
Ağzımızdaki bu mayhoş festivalin ardından gelen ilk tatlı ise tam bir zıtlık sergiliyor. Çikolata ve acı adlı sunumda, ahududu kokulu pul biberli sorbet, üzerinde Çanakkale biberi tozu ile yer alırken, %70 kakao oranıyla yoğun bir çikolata ile de tam sınırında bir denge sağlanmış.
Yoğurt dondurması, fırında pişirilen badem parçaları, badem ezmesi, kırmızı erik ve böğürtlen çayı sosu ile şenlenen ekmek kadayıfı yorumu ise Gile’deki kapanış tabağımız oluyor.
Türk mutfağına modern dokunuşlar için bu tarz restoranlar ciddi bir ihtiyaç. Tabii bu noktada şeflere tavsiyem ise fiyat politikalarını tekrar gözden geçirmeleri. Nitekim ülke ortalamasını düşündüğümüzde, hesap pek yüz güldürmeyecek cinsten. (Şarap eşleşmesi hariç kişi başı ort. 200 TL)
Gile, açıldığından bugüne siyah beyaz misali, kendisini sevenler ve sevmeyenler şeklinde iki gruba sahip. Ancak ilk günden beri desteklediğim bu iki gencin tabaklarını, ön yargınızı bir kenara koyarak denerseniz, eminim ki ilk grupta yerinizi alacaksınız.
Ağız tadınız ve keyfiniz bol olsun...
Gile Restaurant
+90 212 327 11 66
Şair Nedim Cad., Akaretler Sıra Evleri, E Blok No:14
Akaretler/Beşiktaş, 34353
İSTANBUL
Bu Yazıyı Paylaş
Fauna, son dönem lezzet düşkünlerinin kadrajına sıklıkla takılan bir İtalyan. Böyle dediğime bakıp da aklınıza popüler ve ağdalı bir İtalyan restoranı getirmeyin. Zira şef İbrahim Tuna’nın derdi ünlenmek değil, üretmek…
İzmir'in klâsik sokak yemeklerinde başı çeken söğüş, yemek için zaman tanımayan tatlardan biri...