İki adam ve iki ayrı konseptle yola çıkmış bir yer
Göze sormuşlar: “En çok ne görmekten hoşlanırsın?
“Zıtlık” demiş.
“Bana zıtlık gösterin.”
“Yaratıcı tanrıça Afrodit ile yıkıcı tanrıça Ares’in yasak aşkı...”
Zıtlıkların bir araya gelmesi, yarattığı gizli ahenk ile çoğu kez çekici bir hâl alır.
1920’lerde başlayan “Laurel and Hardy” fırtınasında olduğu gibi, sıska ve saf “Laurel” ile şişman ve kurnaz “Hardy”nin siyah beyaz muzipliği mutfaktaki bu karşıt malzemelerden beslenmekteydi.
2012 yılının ekim ayında açılan Les Deux restoran da bu olgudan yararlanan çiçeği burnunda bir Michelin üyesi.
Restoranın kaptan köşkünde iki adet koltuk var. Biri genç ve başarılı aşçı Johann Rappenglück için, diğeri ise “Baş garsonların James Bond”u olarak anılan Fabrice Kieffer için.
İki adam ve iki ayrı konseptle yola çıkmış bir yer Les Deux.
Girişi, avluya dek taşan şirin masalarda soluklanıp mini burgerler atıştırabileceğiniz samimi bir bistro havası estirirken; üst katı tam tersi, modern Fransız mutfağından örnekler ve 400’ü aşkın şarap seçeneğini, apoletlerindeki birer yıldız eşliğinde sunan elit bir restoran profili ile karşınıza çıkıyor.
Söz konusu Les Deux olunca, birçok sitede yer alan bu “elit restoran” tanımını kullanmaya parmaklarım gitmiyor açıkçası. Çünkü şubat ayında deneme fırsatı bulduğum restoran, bana kalırsa bu hâliyle yıldızını hiç de haketmiyor.
Saatler sürecek muhtemel bir alışveriş çılgınlığının ardından, Les Deux çoğu insanın karşısına çölde vaha edasıyla çıkıyor. Zira yeri Fünfhöfe'nin karşısında, Schäfflerhof’da. Benim buraya geliş nedenim ise restoranın, uzun senelerden beri beni evimde hissettirebilen yegane adresim Mandarin Oriental Münih oteline yürüme mesafesinde oluşu. Yanı başımda, ilk yıldızını parlatan bir restoran olduğunu okuyunca, bu fırsatı değerlendirip akşam yemeğini Les Deux’de yemeye karar verdim. Ancak ilk denemem hayal kırıklığı ile sonuçlandı.
Alt katı hoş bir bistro havasında olan restoranın üst katına geldiğinizde, hiç de çekici olmayan bir ambiyans karşılıyor sizleri. Tabii ki de kolalı masa örtüleri ve şık garsonlar birer demirbaş olarak yerlerini almakta. Ancak bugüne dek gittiğim restoranlar ile kafamda bir kıyas içine girdiğimde, Les Deux’nün atmosfer konusunda hayli zayıf kaldığını söyleyebilirim.
Bir sonraki adım servis. Servisin içten gelip gelmediği bir süre sonra kendisini ele verir. Örneğin; Amerikalı garsonların çoğu "plastic smile" denen yapay bir gülüş ve samimiyet ile boy gösterirken, bazıları size gerçekten değer verip bunu hissettirir. Les Deux'de baştan savma ve yapay bir ilgi göze çarpıyor.
Servis hususunda bir başka nokta ise masaya sürekli farklı elemanların gelmesi. Zira birden fazla garsonun servis yapması her defasında o tabağın kime gideceğini muammaya çeviriyor.
Yemek faslına geçtiğimizde, sofraya gelen lokanta yapımı ekmek iyi bir izlenim bırakırken, onu takip eden mini pizzetteler pek de olumlu yorum alamıyor. Çünkü bacon, domates ve frenk soğanından yapılmış, “fındık lahmacun” kıvamındaki pizzaların bazısı çıtır, bazısı ise tam pişmemiş.
Sonraki yemeğimiz kereviz sapı krema çorbası. Yanında işlenmiş alabalık ve yoğun cacık sosuyla birlikte gelen çorbanın da maalesef kreması aşırıya kaçmış. Bunu izleyen kemik ilikli deniz tarağı, yer elması sosu ve siyah trüf mantarıyla zenginleştirilmiş.
Sıradaki süt dana ise, yanına iliştirilmiş patates gratenler ile damakta yavan bir tat bırakıyor. Hakiki süt dana tadı aldığımı söyleyemem. Öteki tabakta “chorizo” denilen acılı İspanyol sucuğu, keçi peyniri ve körpe pazı ile servis edilen kuzu eti var. Muhtemelen Uzak Doğu ya da Yeni Zelanda’dan ithal edilmiş bir kuzu bu. Halbuki bölgeden yerel bir hayvan seçimi daha başarılı sonuç verebilirdi.
O ana dek damakları beklediğimiz kadar şenlendiremeyen yemeklerin ardından, nihayet bir kahraman çıkıyor: kuzu gerdan. Her zaman derim, “Menüsünde sakatatlara yer vermeyen bir restoran, rafine bir restoran olamaz,” diye. Meşe odunu ve defne yaprağı ile taş fırında iyice tütsülenmiş muhteşem kuzu gerdanın tek kabahati görüntüsü. Ancak bu karışık tablo, yanına bir kadeh Millenium Chateauneuf du Pape alınca, gözlerinizi kapayıp sadece lezzete odaklanmanızı sağlayabiliyor.
Tatlı olarak masaya çilekli Les Deux yoğurt geliyor. Tatlı adamı olmadığım için yalnızca damağımda iz bırakan tatlılara yorum yapabiliyorum. Bu ise maalesef onlardan biri olmuyor.
Finalde yer alan peynir tabağı da rokfor (roquefort), kamember (camembert) ve keçi peyniri gibi alışılmış peynirleri sunup bizleri pek de şaşırtmadığı için akıllarda iz bırakamıyor.
Yemeğin ardından tercihimiz 1978 yapımı Armagnac Francis Darroza. Kahve ile birlikte gelen Ron Millonairo XO ise yüzlere nihayet gülümseme konduran cinsten. Tavsiyeleri üzerine tanışma fırsatı bulduğum, 60 yıllık bu özel Peru romu, her şeye rağmen yıldızlı bir final sahnesi yaratıyor.
Her gittiğim yerde yemek sonrası mutfağı ziyaret eder, şeflerle konuşurum. Les Deux’de yemekler de, servis de vasat altı olunca, geceyi şeflerle kritik etme ihtiyacı ve heyecanı dahi duymadım. 20 yıldır Tantris’in dümenindeki büyük usta, dostum Hans Haas’ın öğrencisi olan Şef Johann Rappenglück, o gece restoranda bulunmuyordu. Bir nevi restoranın yüzü hâline gelen baş garson ve sommelier Fabrice Kieffer de orada olmayınca, belki de yanlış bir akşam seçtim, diye düşündüm.
Yemeklerde net bir lezzet bulamadığım, servisi ve ambiyansıyla beni hayal kırıklığına uğratan Les Deux bu gidişimde vasatın altında kaldı. Mevcut hâliyle elindeki tek yıldızı tutması bile benim için büyük bir başarı.
Tabii ki de bir deneme ile her şeyi kestirip atmayacağım. Zira her restoran ikinci bir şansı hak eder. Bir sonraki ziyaretimde hem Rappenglück, hem Kieffer, hem de Baş Aşçı Edip Yumurtacı ile umuyorum ki daha heyecan verici yemekler üzerine konuşuyor oluruz.
Ağız tadınız ve keyfiniz bol olsun...
Les Deux Restaurant
Maffeistraße 3A, 80333 Münih, Almanya
+49 89 710407373
Bu Yazıyı Paylaş
Kırmızı kareli örtülerle bezeli birkaç masa, kenardan göz kırpan küçük ama nefis şarap kavı, zihninizi hamakta sallandıracak keyifli bir müzik ve tüm bunlar eşliğinde iki göz ocakta gülerek yemek yapan İtalyan bir şef...
Michelin'den 3 yılda 3 yıldız toplamayı başaran şef Jan Hartwig tablo misali tabaklarının ardında nefis bir lezzet şöleni vaadediyor.