Dünyanın her alanında, adını altın harflerle yazdırmış başarılı bir kadın vardır
Dünyanın her alanında, adını altın harflerle yazdırmış başarılı bir kadın vardır.
Marie Curie gibi radyoaktivite çalışmalarıyla fizik alanında, Frida gibi çizgileri ve yaşam öyküsüyle resim sanatında, Angela Merkel gibi liderliğiyle Avrupa devlerinden birinin başbakanlık koltuğunda, Marilyn Monroe gibi bir bakışıyla yürek hoplattığı beyaz perdede, Sabiha Gökçen gibi cesaretiyle savaş uçaklarının kokpitinde, Coco Chanel gibi “moda” kelimesinin sözlükteki karşılığında, Jane Austen gibi yasaklı bir dönemde takma isimlerle yazdığı cüretkâr satırlarda ve daha nicesinde...
Kimi alanında çığır açmıştır, kimi farkındalık yaratmıştır, kimi ise erkek egemen ortamlarda kendini gösterip üst sıralara tırmanarak hemcinslerini gururlandırmıştır.
Şef Clare Symth gibi...
37 yaşındaki genç şef, İngiltere’nin efsane şeflerinden Gordon Ramsay’in 1983’te kendi adını taşıyan ilk restoranı “Gordon Ramsey Chelsea”nin başındaki isim. Kariyerinde Fat Duck, Alain Ducasse, French Laundry, Per Se gibi altın basamaklar olsa da, onu asıl önemli kılan başarı farklı. Clare Symth bir İrlandalı olarak, ülkedeki 3 Yıldızlı restoranların başındaki tek kadın şef.
Modern Avrupa yorumu olarak nitelendirdiği menüsünü A la Carte, Seasonal Inspiration, Menu Prestige gibi seçeneklerle sunuyor.
Royal Hospital caddesindeki 3 yıldızlı restoran oldukça sıcak ve samimi bir atmosferde, girişteki özel bar masası haricinde yaklaşık 40 kişiye kadar servis veriyor. Bu noktada mekâna dair en büyük eksi, kapasitelerini aşan ölçüde rezervasyon kabul etmeleri. “Fine dining” kavramının bir anlamda ferah ve rahat ortamlarda yemek yemek olduğunu da düşünürsek, küçük bir mekanı neredeyse 50 kişi ile doldurarak bir nebze ses kirliliğine yol açtıklarını söyleyebilirim.
Kendi menümüzü oluşturtuduğumuz gece önce trüf dolgulu, “dumpling” benzeri nefis hamur topları, ardından deniz yosununa sarılmış somon tartar jöle ve son olarak da parmesan, yumurta, patates ve krema ile doldurulmuş yumurta şeklindeki damak hoşluklarıyla (amuse bouche) başlıyor.
İlk yemeğimiz deniz tarağı tartar; karnabahar, yeşillikler ve özellikle Amerikalıların deniz ürünleri ya da sebzeleri buğulama yöntemiyle pişirirken elde ettikleri “nage” sosu ile hazırlanmış. Üzerinde “oscietra” havyarı da var. Genellikle çok az pişirilmiş (seared) deniz tarağına alışkın olduğumdan dolayı tartar lezzet grafiğini biraz aşağı çekiyor.
Preslenmiş foie gras, yeşil elma, turp, birkaç yaprak su teresi, bir parça da islenmiş ördek eti ile oldukça yaratıcı bir tat ve görüntü oluşturmuş.
Bir sonraki yemekte enfes kış sebzeleri bir araya gelirken, üzerine konan trüfün biraz abartıldığını düşünüyorum.
Gordon Ramsay’de ravioli; ıstakoz, langostino ve somon üçlüsü ile doldurulmuş. Ağzımın İtalyanları aradığı bu tabakta açıkçası birlikte sunulan tüm bu deniz ürünleri biraz karmaşıklığa yol açmış.
Sıradaki tabak tam bir bahar şenliği: kuskus ve yengeçli halibut. Kalkan ve pisiye benzeyen, yakalanması zor, 300 kiloya kadar erişebilen yassı dip balığının şık bir tabakta çiçeklerle buluştuğu an adeta tablo gibi.
Diğer bir deniz mahsülü dil balığı, bana her daim öğrencilik yılarında İngiltere’ye yaptığım lezzet kaçamaklarını ve orada denemiş olduğum nefis dil balıklarını hatırlattığından, zihnimde ister istemez bir umut 30 yıl önceki lezzeti bulma isteğine yol açıyor.
Bunun ardından konuğumuz, menüde olmayan Perigord soslu nefis bir spagetti. Ancak burada da fazlaca eklenen mantar, Alba’dan daha az yoğunlukta olmasına rağmen, malesef dilde metalik bir tat bırakıyor. Tabii görüntü olarak da pek estetik durduğunu söyleyemem.
Kuzu etinin mevsim sebzeleriyle pişirildiği, Fransızların “navarin” adını verdiği tabak, bir kuzu sever olarak beni memnun eden yemeklerden. Kişisel olarak kuzunun orta pişmişini sevsem de kemiğe yakın kısmı çıtır çıtır tercih ettiğimden, burada yumuşak kalmış çeper benim için çok ufak bir eksi.
Yerelması ve yaban pırasası ile lezzetlendirilmiş, trüflü geyik sırtı Avusturya ve Bavarya’da yediğim başarılı örnekleri anımsatırken, İsviçre’de “fondü peyniri” olarak bilinen, inek sütünden yapılan yumuşak kıvamlı vacherin, beraberinde ufak soğan turşuları, hardal tohumu ve yine Perigord trüfüyle damağımızı şımartan diğer tatlardan biri oluyor.
Pancar, turunç, fındık ve peynirle bir araya gelen yaratıcı kekiğin ardından, şık bir havanda sunulan, üzerine nane serpiştirilmiş salatalık sorbet’nin ardından ise yemek faslını kapatıp tatlılara geçiyoruz.
Tatlılardan ilki kuzukulağı familyasından rhubarb (bizde daha çok “ravent” ismiyle bilinir) bitkisiyle hazırlanmış. Vanilya parfait ve melisa ile aroma katılan tabakta, Milano’daki Tano Passami L’Olio’ya oldukça benzer bir zeytinyağı kullanımı söz konusu. Ancak burada da kantarın topuzu biraz kaçmış ve denge yok olmuş gibi.
Diğer bir tatlıda bal, bergamot ve koyun sütünden yapılmış yoğurt sorbet ile servis edilen limon sorbet ise tabaktaki şıklığı ile oldukça asil bir final yapıyor.
Yemek sonu kahvenin yanında getirilen petit fours tabaklarında karşımıza çok hoş bir sürpriz çıkıyor: Türk lokumu! Hafif jölemsi, gül suyu aromalı lokum, içindeki Antep fıstığı kırıntıları ile nefis bir mertebeye ulaşmış. O gece dahi yarısından fazlasını Uzak Doğu ve Güney Amerikalıların oluşturduğu, böylesine ünlü ve uluslararası bir restoranda, Türk mutfağımızdan değerler görmek – 40 yılı aşkın serüvenimde yıldızlı restoranlarda bu takım şeylere çok çok az rastladığım düşünülürse- beni bir hayli gurulandırıyor doğrusu!
Gordon Ramsay’ı tüm bu değerlendirme sonucunda lezzet olarak 2 yıldızlı bulsam da, restoranın 3 yıldızı sonuna kadar hak eden yanı var: servis ekibi. Kapıdan içeri girdiğiniz andan itibaren başlayıp uğurlamaya dek devam eden ilgileriyle saygılı, fazlasıyla özenli, titiz, bilgili ve profesyonel servis elemanları, takım olarak büyük bir alkışa layık görünüyor.
Lonra’daki akşam yemeklerinizden biri için vakit ayırmanızı tavsiye ederim...
Ağız tadınız ve keyfiniz bol olsun...
Gordon Ramsay
www.gordonramsay.com/royalhospitalroad
68 Royal Hospital Road
Londra / İNGİLTERE
+44 020 7352 4441
Bu Yazıyı Paylaş
Peru mutfağının Avrupa’daki çılgın yükselişine imrenmemek elde değil
Bir babanın kızı içi yapamayacağı şey yoktur